MİHNETE SABIR, NİMETE ŞÜKÜR

Yazar Mustafa KÜÇÜKAŞCI Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir    

Sabır...

Nefsi, aklın ve dînin emrettiği hâl üzere tutmak, dizginlemek, frenlemek...

Demek nefis, hareketlenmek istiyor. Onun yularını elinde tutan akıl ve nefse hâkimiyetini kurabilmiş kalbin îman ettiği din, onun hareket etmemesi gerektiğini söylüyor ve hareketine mânî oluyor.

Umumî manzara bu...

Fakat sahne sahne değişiyor sabrın mahiyeti, şekli ve zıttı...

Sabır;

Metânet olur...

Musîbete, çileye, sıkıntıya katlanmak olur... Bu hâlde zıttı; tabansızlık, dayanıksızlık, feryat-figan...

Yâkub Nebî evlâdını kaybetme ve haber alamama çilesine gösterir sabr-ı cemîli... Eyyûb Nebî, nice hastalığa, yokluğa, yoksunluğa...

Sabır beklemek olur bazen, teennî... Zıttı acelecilik... «Rabbinin hükmü gelinceye kadar sabret...» Hâdisâtın zâhirine takılmayıp hikmetin zuhuruna kadar beklemek;

Seyreyle güzel kudret-i Mevlâ neler eyler...

                (Alvarlı Efe/Lütfî)



Harp meydanında ise sabır, şecaat göstermek, kahramanca dövüşmektir. O zaman zıttı korkaklık, firar... Tâlût ordusundan kalan bir avuç mü’min, yağmur gibi ister bu sabrı...

«Kem min fietin» sırrına ihlâsla inanmış,
Tâlût’un asîl üç yüz on üç askeri mevcut...

Yalvardılar Allâh’a: «Sabır ver bize yâ Rab!
Sarsılmasın îmânımız, uğrunda, metin tut!»

                    (Tâlî)

Ve çelimsiz Davud, insan azmanı Câlût’u devirir, sabır sapanıyla...

Sabır, şartların darlığı altında sadrın genişliğidir...

Bu sabrın en üstün misalini, Allah Rasûlü Tâif’te gösterir. Melekler, Allâh’ın Habîbi’ne taş atma küstahlığını göstermiş bu bedbahtları kahretmek üzere sıraya girmişken, Fahr-i Kâinat, taşlayıcılarına rahmet dilemektedir. Fakat bu sabır, öyle bir sabırdır ki, yıllar sonra Tâiflileri kendi ayaklarıyla getirecek, inadı kıracaktır.

Melekler öfkeye mağlûp kahırlar ister iken;
İnâdı çatlatacak tam sabır Sen’in sabrın!
Cehâletin karasından yüz aklığıyla çıkan,
Saâdet ismine lâyık asır Sen’in asrın! (Tâlî)

Sabır ve inat... Yakın gibiler... Fakat inatta nefsânîlik, diretme... Sabırda Rahmânîlik ve direnme var...

Sabır, nefse muhâlefet...

Nefis harp meydanında «Firar et!» dediğinde savaşmak; fakat barış zamanı intikam fırsatı ele geçtiğinde affetmek, sabır... (en-Nahl, 126)

Sabır, susmaktır...

Dil; söylemek, söyleşmek, sövmek, isyan etmek, itiraz etmek istediğinde; onu susturmaktır. Hazret-i Meryem’in müfterîler karşısında başardığı, Hazret-i Musa’nın Hızır -aleyhisselâm- karşısında başaramadığı sabır... Sabır, ağızdaki bakla...

Sabır, etken ve edilgen iki çeşit... Bazen hiçbir şey yapmamak, bazen yaptığı işte sebatkâr olmak...

Sabır orucun ta kendisidir. «Salât ve sabır ile Allah’tan yardım isteyin...» meâlindeki âyetteki ikiliye, namaz ve oruç; duâ ve sabır şeklinde somut ve soyut her iki mânâ da verilebilir.

Oruç; helâlde bile teennî...

Oruç; Allah «Ye!» hükmünü verinceye kadar beklemek...

Oruç; nefsin ok gibi yağan emir yağmurlarına tutulan kalkan...

Oruç; ağza giren kadar, ağızdan çıkanların da gümrükten geçirilmesi...

Oruç; sair vakitlerde öğün atlayınca daralan gönlün, akşama kadar yaşadığı dinginlik...

Şükür...

Nimetin idraki ve izharı...

Kalbin şükrü, evvelâ nimetin nimet olduğunu anlamak, kabul etmek...

Dilin şükrü; buna övgü ile cevap vermek, «Elhamdülillâh» demek...

Bütün âzâların şükrü de, nimeti isyanda değil tâatte kullanmak...

Nefis; tersini istediğinde yani nimeti isyanda kullanmak istediğinde, ona karşı koymak sabır... Öyleyse sabır ve şükür ikiz kardeş...

Şükür, îmânın da kardeşi...

Nasıl mı? Şükrün de îmânın da zıttı küfür de ondan...

Küfran nankörlük, küfr inkâr...

Nankör, iyiliğin varlığını inkâr ederken; kâfir, iyilik sahibinin varlığını da inkâr ediyor.

Fukarâ-i sâbirîn... Ağniyâ-yı şâkirîn...

Sabreden fakir, şükreden zengin...

Hangisi zor?

Kur’ân’daki sıralamalarda, şükür sabırdan sonra geldiği için, şükür daha zor diyorlar. Sabır, hiçbir şey yapmadan dahî sergilenebilir. Şükür ise, kalple, dille ve bütün âzâ ile edâ edilecek...

Şükür ve vefâ...

Şükür, iyiliğe karşılık verebilmek...

İyilik sahibi; cömertlerin en cömerdi, zenginlerin en zengini, merhametlilerin en merhametlisi olunca, kimin haddi ki şükrü edâ edebilmek, iyiliğe vefâ gösterebilmek?

O kadar ki, senin şükredebilmen bile O Mün‘im’in, O iyilik sahibinin bir nimeti... Şükür nâmına ne yapsan, onu yaptıran bile O... Yine sonsuz şükür, hadsiz hamd O’na...

Bu sebeple en büyük nimet yine O’na ibâdet şevki...

En zirve inâyet ne cemaldir ne de cennet...
Bir kul için en zirve lütuf kulluğa rağbet...
Lutfeyle ilâhî Receb’in hatrına var et;
Gönlümde ibâdet için istek ve muhabbet...                             (Tâlî)

Bu sebeple denmiş ki, «Şekûr» hakkıyla şükredebilmekten âciz olduğunu idrâk edendir.

Şükrün dille ifadesi, el-hamdü ile ifade ediliyor. Hamd, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek isimlerinin kökü... Elhamdülillâh dedikçe, Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ümmet olduğumuzun şükrünü de çağrıştırır gönlüme...

Ensar, Efendimiz’i karşılarken söyledikleri neşîdede;

«Vecebe’ş-şükrü aleynâ»

«Şükür gerektir bizlere!» diyerek, o en büyük nimetin şükrünü lisan ile edâ ettiler. Ömürleri boyunca da hâlleri ve davranışlarıyla da şükür hayatı yaşadılar. Şükrün edâsı için sabır hayatı yaşadılar.

...

Şükür, nimet üzerine olur.

Hıristiyanlara garip geliyormuş. Biz niçin yemeğin sonunda duâ ediyormuşuz. Şükür, nimete karşılık vermektir. Yemek nimetinin şükrü de yedikten sonra edâ edilir. Hoş, yemeğin başında da besmele çekiyor, nimetin sahibini anıyoruz.

Aslında yemeğin şükrü ne besmeleyle başlıyor, ne elhamdülillâh demekle bitiyor. Helâlden kazanmakla başlıyor, hâsıl olan enerjiyi helâle sarf etmekle devam ediyor.

Cenâb-ı Hak, «Şekûr / hakkını vermeye çalışarak şükreden» kullarının az olduğunu beyan buyuruyor. (es-Sebe, 13) Bu sadette, Kur’ân-ı Kerim’de yalnız iki peygamberi bu vasıfla zikrediyor.

Hazret-i Nuh ve Hazret-i İbrahim...

Hazret-i Nûh’un şükrüne şu misaller var tefsirlerde:

O ne yese;

 “Beni doyuran Allâh’a hamd olsun. Dileseydi beni aç bırakırdı.”

Ne içse;

 “Beni içiren Allâh’a hamdolsun. Dileseydi beni susuz bırakırdı.”

Ne giyse;

“Beni giydiren Allâh’a hamdolsun. Dileseydi beni çıplak bırakırdı.” dermiş.

Günlük lisanda, bir şeyi hatırlayamayınca söylenen bir söz var:

“Ben sabah ne yediğimi hatırlıyor muyum?” diye... Meseleye, Hazret-i Nuh hassasiyetiyle bakıldığında, bize günün sabahında lutfedilen nimetleri kolayca unutuvermek de bir şükürsüzlük... Oruç biraz da bunu hatırlatıyor. Gün boyu;

«Hiç de hatırlamadan» tüketip duran bedenimize;

«Biraz da hatırla, otomatiğe bağlama!» demek.

Oruç demişken, şükrüyle methedilen Hazret-i Nuh; iftar saatinde bile olsa, yemeğini bir muhtaca ikram edermiş. Hazret-i Ali ve Fâtıma’nın meşhur misallerinde olduğu gibi...

Yine Hazret-i Nuh, sadece nimete değil, belâya da şükredermiş. Musibetlerin de bizim için, bizim olgunlaşmamız için olduğunun idrâkiyle... O da Hak dostlarının ölçüsünde bir sabır ve şükür...

Kıssa malûm:

“–Geçim husûsunda ne yaparsınız?”

“–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..”

“–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!”

“–Ya siz ne yaparsınız?”

“–Bulursak şükredip infâk eder, bulamadığımızda ise yine şükredip sabrederiz.”

Kur’ân-ı Kerim’de şükür ile methedilen ikinci peygamber Hazret-i İbrahim... (en-Nahl, 121) Onun da misafirsiz sofraya oturmadığı, cömertliği dillere destan... Rûhu’l-Beyan’da yer alan bir kıssa (c. X, s. 553) çok ilgi çekici:

Hazret-i İbrahim, ümmet-i Muhammed’e ziyafet vermek istiyor, fakat nasıl yapacak? Allâh’a yalvarıyor;

«Ben âcizim, ama Sen Kādirsin!»

Cebrâil -aleyhisselâm-, Hazret-i İbrahim’in ikramını alıp, Ebû Kubeys Dağı’ndan etrafa serpiyor. Cenâb-ı Hak bütün cihana yayıyor o hâlis ikramı... O ikramın düştüğü yerler, dünyanın dört bir yanında tuz madenleri, tuz kaynakları imiş... Rivâyetin sıhhati değil, kendinden nice sonra gelecek nesillere ikramda bulunma arzusu, dikkate değer...

Ve Efendimiz, sabahlara kadar ayakları şişinceye kadar ibâdet etmesinin sebebini şükürle ifade ediyor:

“Şükreden bir kul olmayayım mı?” (İbn-i Hibbân, II, 386)

Şükreden olabilmek için, sabreden olmak gerekiyor demek ki...

Şükür ile sabır öyle iç içe ki...

Uhud Harbi’nde, Mus‘ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-’ı şehid eden kâfir, bir an, muhatabının Allah Rasûlü olduğunu sanıyor. Bağırıyor:

“Muhammed’i öldürdüm!” Vâveylâ... Müslümanlar içinde, gevşek saflar dağılıyor. Zaten Uhud’un Bedr’e kardeş bir zafere doğru giderken, sarsıntılarla dolu bir imtihana dönüşmesi de, Allah Rasûlü’nün sözünü dinlemeyen, ganimete aldanan okçular sebebiyle oluyor.

Müslümanların, Allah Rasûlü vefat etti haberiyle gösterdikleri zaafı tenkit eden âyetin son cümlesi:

“Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmrân, 144)

Devamındaki; ölümün Allâh’ın takdiri olduğunu belirterek, mü’minleri âhireti hedefleyerek cihada teşvik eden âyetin son cümlesi:

“Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âl-i İmrân, 145)

Harp meydanında sabır ve sebat göstermeye, Cenâb-ı Hak «şükür» adını veriyor.

Bir sonraki âyet, bu kez bu sabır ve sebatı gösteren geçmiş milletlerden misaller veriyor ve şöyle sona eriyor:

“Allah, sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân, 146)

Sabır ve şükür böylece iç içe... Çünkü İslâm nimetine şükür; onun için cihad etmek, tebliğde bulunmak ve bu uğurda başa gelecek musibetlere sabretmek sûretinde olur.

Sabbâr ve Şekûr... İbrahim Sûresi 5. âyette yer alan bu iki sıfat; ziyadesiyle sabır ve şükür ehli olan demek...

Şükür, sabırdan daha zor... Hâlbuki görüntüde öyle değil. Niçin şükürsüzlüğe bu kadar kolay düşüyoruz?

Temel sebep, mukayese gibi görünüyor...

Image
Nasip, rızâ, haset gibi bir dizi kavramla yan yana getirdiğimizde; tek başına râzı, mutmain ve müteşekkir olacağı nimetlerin, biraz fazlasını bir başkasında görmek, bir kişiyi zıvanadan çıkarıyor. Herkese verilmiş nimetleri, nimetten saymamaya kalkıyor. Hazret-i Nuh gibi düşünmüyor;

«İstese vermezdi.» ölçüsünü kaçırıp;

«Nasıl olsa herkese veriyor, bana da vermeli.» küstahlığına düşüyor.

Mukayesenin getirdiği şükürsüzlük, rızâsızlık ve hasetten kurtulmak için Hazret-i Peygamber ferman buyurmuş:

Kendisinden mal veyâ hilkatte üst bir kul gören,
Kendisinden alta baksın, hâle şükretsin hemen!

                     (Nazmen Trc. Tâlî)

Şükrü ve sabrı Cenâb-ı Hak, kendi zâtına da izâfe ediyor. Sabrı, hilm sıfatı gibi, cezalandırmakta acele etmemesi mânâsında. Bunca nankörlüğe ne büyük sabır!

Ya şükrü?

Allah kimseye, kimsenin iyiliğine muhtaç değildir. Fakat, kulluk emrini yerine getirip, kendisi için sâlih amel işleyenlere, karşılık verirken, şükrânesini bol bol tutar.

Şekûr: Fânî bir amele, bâkî on sevapla karşılık veren.

Var mı teşekkürü bu kadar yüksek olan?